elemim şehrim
Zaman bir kibrit gibi yanıp sönerken bir gece yarısı yaşlı ölülerin arasında dolaşıyorum.Gökyüzünün mavisi,dalların yeşili, kaldırımın yosunları gülüyor paramparça halime.Şehrin her taşında hissettiğim bin bir dejavu acımsayarak bakıyor elemden şişmiş, morarmış gerdanıma...
Yalnızım, bunca derdim, acım, ölümüm, düşkünlüğüm, nasıl oluyor da küçücük bir kelimeye ya da ummanlar kadar sonsuz bir dipsiz kuyuya sığabiliyor.
Beni bu şehirde bin bir acıyla yapayalnız bırakıp, arkalarına bile bakmadan ruhumu da yanlarına alıp, sisler içine giden ismini unuttuğum insanlar gibi gitmek isterim. Tanıdığım tanımadığım herkesi unutarak gitmek...
Yıllardır yapamadığım, ismini sadece masallarda duyduğum gitmek.Ruhumu, adımı, sevdiklerimi unutup gitmek.
Ben gidemem. Yapamam arkadaş! Sen git! Ben bu şehrin her güzel kızına, yosun tutmuş taşına,her doğan güneşine ve bana uzanan her nasırlı eline bağlanmışım. Her kör noktam, bu şehrin kaldırım taşları arası arasına sıkışmış. Zincirle bağlandığım bu şehre önceleri acıyarak sonraları milyon pişmanlıklarımla baktım.Ruhani bir ömür sürdüğüm şehirde artık güneş doğmuyor. Acı şeyler yaşadım bu şehirde, öldüm. Şehrin her adımında bacaklarımı tutup hep geriye hayata döndürmeye çalışan anılarımdan bir türlü kurtulamadım. Çoktan ruhu ölmüş bir insan nasıl bedenini tekrar öldürebilir ki? Çoktan ruhu ölmüş bir beden nasıl olur da ruhunu gömecek bir yer bulamaz? Yüzyıllar önce her şeyim dediği bedeni kaybedince dünyaya ve yaşama kendini soyutlamış, hiçbir şeyde umudu kalmamış bir insan, nasıl olur da ileriyi görebilir? Gelecek günler için hangi güzel düşleri kurabilir? O insan için siyahtan, karanlıktan başka bir renk var mıdır ki? Bu tertemiz insan için sonbahar sarısının, baharın mavisinin, kışın beyazının ne önemi var ki?
Bu dünyada acı çekmek için görevlendirilmiş beden, onu yaratana isyan edemez, soru soramaz! Düşünemez...´´Ben bu yaşam denen tiyatroyu oynamıyorum, gidiyorum´´diyemez... Oynamak zorunda.
Çoktan ölmüş insanlar, çoktan umutlarını ve hayallerini kaybetmiş insanlardır
Oysa ben ölmedim, yaşıyorum. Ruhum hala bende ve yüzyıllardır avuçlarımda tuttuğum umutlarımı da yaşatıyorum. Hala nefes alabiliyorlar..
g ö k h a n s a r ı b ı y ı k
ergun gecgin
« Geri Yukarı Facebook'ta PaylaşYazar'a Mesaj Gönder





Yorumlar
gökhan sarıbıyık
2010-01-24 01:34:11Dünya'nın sizin gibilere ihtiyacı var hocam. Bir eleştiri bekliyodum.
Şuayip Odabaşı
2010-01-24 01:16:22DEJAVU Zaman bir kibritse, neyi yakar? Niye kızar genç adam kibrite. Paramparça halini kim birleştirecek? Yaşadıklarını anımsayıp el mi ettin nefrete. Dipsiz kuyulara çok kelime bağladım. Yalnızlığımı paylaşayım diye. Ellerime değil ayaklarımı ağladım. Pişmanlığım kaldırım taşlarında. Anılarım sinsi takipte köşe başlarında Bir bedenim ölüyor bir ruhum. Yinede gelecek peşindeyim. Siyahtan eben kuşağı yaptım. Bütün renkler peşimde mevsimlerim kayıp Oynamaktayım tomurcukla, kan içinde. Bu oyun başka oyun aç ellerini Gör umudun tohumunu avuç içinde. Senin elinde değil gidiyorum diyemezsin Yaşayacakların seni çeker kaldırımlara Bu şehir açtır çıplaktır küf kokar Acı çekmek katlanmak gerek yıldırımlara. Dejavu ruhumun iklimini boran eyledi. Her gece kutuplardayım yaz akşamlarında. Bir kibrit yaktığında zamanımı geleceğimi Her gün Afrikalı bir çocuk göğsümün üstünde.
gökhan sarıbıyık
2010-01-22 20:42:53Okumasını en çok istediğim sevgili Şuayip Odabaşına...